Hasankeyf

Dicle’nin kıyısına yüzyıllardır sığınan şehir Hasankeyf… Kayalara oyulmuş 5000 mağarasıyla, dünyanın ilk ve tek açılır kapanır taş köprüsüyle, sarp kayalar üstüne kurulan şehir… Türkiye’nin doğası ve tarihi bir bütün olarak korunmuş harika bir ortaçağ kenti olan Hasankeyf’i sizlere anlatacağım. Geçen yıl bir arkadaşımızın ısrarıyla yolumuz Hasankeyf’e düştü. Bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim doğrusu. Önce güzel bir gezi ardından güzel bir piknik yapmayı planlayarak sabahın erken saatlerinde yola çıktık. İçimde biraz korku, biraz heyecan duyarak geçirdiğim güzel bir yolculuktu. Hasankeyf’e varana kadar sağ olsun arkadaşlarımız daha biz oraları görmeden orayla ilgili her şeyi anlattılar ve orayı görmüş kadar olduk. Saatlerimiz 12 olmuştu bile ve arabadan iner inmez El Rızk camiinde okunan öğle ezanı kulaklarımızda çınlamaya başlamıştı. Gözlerime inanamadım doğrusu. Muhteşem bir ortaçağ kenti bize kucağını açmış güzelliklerini görmemiz için bizi bekliyordu. Hemen yanımıza 10-11 yaşlarında 5-6 çocuk yaklaştılar ve bize rehberlik edebileceklerini söylediler. Tabii ben çocukların dilini anlamakta çok zorlandım. Şiveleri farklı olduğu için ne söylediklerini anlamak biraz zaman alıyordu. Gözlerindeki ışık ve yüzündeki heyecanıyla beni çok etkileyen Hasan’ı rehberimiz olarak seçtik ve o önde biz arkada gezimize başladık. Hasan hemen söze başladı. Yerleşim tarihi Roma ve Bizans devirlerine kadar inen Hasankeyf Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu egemenliğindeki parlak dönemlerinden kalan yapılarıyla tarihi ve kültürel değerleri bir arada günümüze kadar koruyabilen ender ortaçağ kentlerinden biri.

‘Hasankeyf’ adının hikayesi… Hasankeyf’in bugünkü adının kökeni Asurca kipani yani (kaya). Bu ad daha sonra kaya kalesi olarak Arapça söylenişiyle günümüze kadar gelmiş. Hısn keyfa adının Ermenice’den mi yoksa Süryanice’den mi geldiği hala tartışılmaktaymış. Söylenenlere göre; ‘bir gün kalede biri tutsak edilmiş ve yıllarca mahpusluktan bunalmış. Sultan’a yalvarmış, kalenin içinde ata binip bir dolaşayım diye. Sultan isteğini kabul etmiş. Adam ata binmiş, sürmüş atını Dicle’nin üzerine doğru. Atla birlikte yüz metre uçmuşlar at ölmüş Hasan kaçmış. İşte o anda nöbetçiler Hasan ne yapıyor diye bağırmışlar. Hasan keyf demişler. Doğru ya da değil, yani bunlar söylence diyor Hasan. Kale giriş kapısından geçerek zirveye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Kapı gerçekten çok güzel ama iyi korunamadığı için üzerindeki figürler kaybolmaya başlamış. Kale ulaşılması en güç noktada. Dicle kenarında, bir duvar gibi yükselen kayalığın üzerinde zikzaklar çizerek Dicle’ye inen kayaya oyulmuş gizli geçitler. Yine zikzaklar çizerek kaleye yükselen bu arada yedi kapıdan geçen taş döşeli basamaklı yol. Bir yanı dev bir yarık, eski kervan yolu. Yarığın iki yanı yaklaşık bir kilometre boyunca kaya duvar, duvarlarda mağara evler, gizli geçitler. Bir kişinin bir saatte gezip inebileceği kalede bütün bir öğleden sonra kaldık diyebilirim. Ama bütün mağaralara girdiğimi söyleyemem. Yanımızda küçük bir rehberimiz olmasına rağmen yinede kimi mağaralara ulaşacak yolları daha doğrusu kaya geçidini keşfedemedim. Rehberimizin anlattığına göre Hasankeyf’te kuşatma dönemlerinde Dicle’ye ulaşıp su alma olanağı sağlayan gizli geçitler bulunuyormuş. Kalenin tepesinden gördüğüm manzara gerçekten enfesti! Dicle üzerinde yükselen ayakları bile köprünün eski görkemi hakkında ipuçları veriyor. Ünlü Artuk’lu paralarının basıldığı darphanenin yeri, kanallara getirdikleri suyu kalenin bulunduğu tepeye çıkaran sistem insanı hayrete düşürüyor. Rehberimiz Hasan otuz yıl önce buraların hep ev olarak kullanıldığı söyledi. Tarihi dokusu olan mağaraların hayvan barınağı olması üzücü… Şu an bazı mağaralarda hayvanlara bakılıyordu. Ve buranın tarihi dokusuna yakışmayan görüntüler vardı. Bunlar beni çok üzdü. Bizden başka bir sürü gelen yabancı turistler de vardı ve bu hayvan barınağı olarak kullanılan mağaraları görünce yüzlerinde şaşkınlık ve kızgınlık beliriyordu. Onların bu tavırlarına ben de hak verdim doğrusu. Mağara evler yıprandığından dolayı kimi yerleri çökmüş, delikler açılmış, istediğinden içeri girebiliyorsun. Kimi duvarlarda sıvalar duruyor, kimilerinde Arap harfleriyle yazılmış yazılar. Keşke bu yazıları okuyabilseydim. El Rızk camiine tepeden bakan küçük saray, Dicle’ye bakan büyük saray ve Ulu caminin minaresi kaleden çok güzel görünüyor. Bu uzun gezi içinde sadece bir kere mola verdik. Bir kayanın üzerine oturup biraz suyumuzdan yudumladık, fotoğraf makinamın filmini değiştirdim. Karşı kıyıdaki Akkoyunlu hükümdarı Zeynel Bey türbesine vuran gün ışığını izlemek gerçekten çok güzeldi. Kaledeki gezimizi ayakta kalan son iki kale kapısının diğerinden geçerek bitirdik.

Rehberimiz Hasan’ın tavsiyesini değerlendirmek için aşağıya kumsalda kurulan çardaklarda pikniğimizi yaptık ve devam ettik. Harabe haline gelen sadece bir tek minaresi ayakta kalan Sultan Süleyman camii, Mihraplı Hz. Ali camii ve El Rızk camii. (bu caminin girişindeki Allahın 99 isminin yazılı olduğu kitabe çok ilgi çekiciydi.) Buralara gelirken duyduğum heyecanda gerçekten çok haklıymışım. Gezmekten zevk aldığım ve tarihimle gurur duyduğum bu toprakları ziyaret etmek ve başka ülkelerden burayı ziyarete gelenleri görmek gerçekten gurur verici. Hasankeyf’in üzerinde bir bulut gibi duran Ilısu barajı projesi, Hasankeyf’in sular altında kalacak olması yöre halkını hem üzüyor hem de sevindiriyor. Toprakların kuraklığının ve bölgenin veriminin artması için baraj gerekli ama bu kentin sular altında kalacak olması da üzücü. Umarım hem Hasankeyf için hem de bölge halkı için uygun biz çözüm üretilir. Küçük rehberimiz Hasan bize kaleden aldığı küçük bir taş parçasını hediye etti, ‘buradan size bir hatıra olsun’ dedi. Bu güzel düşüncesi beni çok duygulandırdı, biz de onun bizim için verdiği emeklerinin karşılığını vererek vedalaştık. Güneşin batmasıyla birlikte Dicle’nin sularına vuran ay ışığı eşliğinde evimize dönerken gördüğüm bu güzelliklere sahip çıkan bir nesle emanet etmek ümidini yüreğimde taşıyordum. Bir yanımda Raman dağları, bir yanımda Midyat dağları işte Hasankeyf’in sessiz çığlığı…